Padişah emri ile okunması yasaklanan sure!

14 Kasım 2009 | admin | AnaSayfa |

Ülkemizde geçmişte yaşanan en büyük salgın  1812 yıllarında veba salgınıydı, bir günde ölenlerin sayısı 3000′ e kadar çıkmıştı. Sultan Mahmud, vebanın yokolması için minarelerden yüksek sesle ‘Surei Ahkaf’ okunmasını emretmişti;kurani_kerim_kran_quran

Son günlerde domuz gribi en çok konuşulan konuların başında geliyor. Salgın bir hastalık olması nedeniyle herkes kendine göre bir tedbir almaya çalışıyor. Eski zamanlarda da dönem dönem salgın hastalıklar görülürdü. En müthiş salgınlardan biri de 1812’deki veba salgınıydı.

HaberA’nın haberine göre, Sultan Mahmud, hastalığın yokolması için yatsı namazından sonra minarelerden yüksek sesle “Surei Ahkaf” okunmasını emretmişti; bunun üzerine halk dehşet içinde kaldı. Ramazan bayramında ise, bayramlaşmak münasebetiyle halkın birbiriyle görüşmesi arttığından, hastalık tüyler ürpertici bir hal aldı, bayram ertesi günlük ölüm vakaları 3000′e kadar çıktı. Din bilginlerinden bir kısmı, padişaha müracaat ederek: “Surei Ahkaf Ad kavminin yok olacağını haber verir, böyle günlerde okunması uygun değildir” dediler. Bunun üzerinde emir geri alındı. Hatta geri alınmakla da kalınmayarak, evlerde dahi Kuran okunurken bu surenin okunmaması emredildi.

Yine bu 1227 ramazanında geceleri bekçilerin davul çalması, mani ve türkü okuması, kahvehanelerde tavla, dama ve satranç vesair oyunlar oynanması, meddahların hikâye nakletmesi yasak edilmişti.

 AHKÂF SÛRESİ HAKKINDA BİLGİ :

 Mekke döneminde inmiştir. 35 âyettir. Sûre, adını 21. âyette geçen “Ahkâf” kelimesinden almıştır. Ahkâf, sûrede sözü edilen “Âd” kavminin yaşadığı Yemen’de bir bölgenin adı olup, uzun ve kıvrımlı kum yığınları demektir. Konusu itibariyle bir önceki sûrenin devamı niteliğindedir. (Ahkaf Suresi hakkındaki bu bilgi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi Web sitesinde alınmıştır)

KURAN’I KERİM TÜRKÇE MEALİ
(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)

46-AHKAF:

1 - Hâ mîm.

2 - Bu kitabın indirilişi, çok güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır.

3 - Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirli bir süre için yarattık. İnkâr edenler uyarıldıkları şeyden yüz çeviriyorlar.

4 - Ey Muhammed! De ki: “Allah’tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü? Onlar yerden ne yaratmışlar bana gösterin. Yoksa onların göklerin yaradılışında bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru söyleyen kimseler iseniz bana bu Kur’an’dan önce indirilmiş bir kitap veya ilimden bir eser getirin.”

5 - Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine hiç bir cevap veremeyecek olan putlara dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Oysa taptıkları şeylerin, onların yalvarışlarından haberleri bile yoktur.

6 - Kıyamet günü insanlar biraraya toplandığı zaman taptıkları şeyler kendilerine düşman kesilirler. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler.

7 - Bizim âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman inkâr edenler kendilerine gelen hak kitap için: “Bu apaçık bir büyüdür.” dediler.

8 - Yoksa, “Onu (Muhammed) uydurdu.” mu diyorlar? Sen de ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam Allah’tan bana gelecek cezayı savmaya sizin gücünüz yetmez. O sizin yaptığınız taşkınlıkları daha iyi bilir. Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. O çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

9 - Ey Muhammed! De ki: “Ben Peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahyedilene tabi oluyorum. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.

10 - De ki: “Ne dersiniz, eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğulları’ndan bir şahit de onun bir benzerini (Tevrat’ta görüp) inanmışken siz hala büyüklük taslarsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız)? Şüphesiz ki, Allah zalim bir topluluğu doğru yola iletmez.”

11 - İnkâr edenler, iman ednler için: “Eğer İslâm’da bir hayır olsaydı onlar, onu kabulde bizi geçemezlerdi.” derler. Bununla muvaffak olamayınca da: “Bu eski bir yalandır.” diyeceklerdir.

12 - Kur’ân’dan önce de bir rehber ve rahmet olarak Musa’nın kitabı Tevrat vardı. Bu Kur’ân ise zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanları müjdelemek için Arap lisanı ile indirilen ve kendinden öncekileri tasdik eden bir kitaptır.

13 - “Gerçekten Rabbimiz Allah’tır.” deyip, sonra da dosdoğru olanlara gelince onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

14- İşte onlar cennetlikdirler, yaptıklarına karşılık orada ebedi olarak kalacaklardır.

15 - Biz insana ana ve babasına iyilik yapmayı tavsiye ettik. Anası onu zahmetle karnında taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun ana karnında taşınması ile sütten kesilme süresi otuz aydır. Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk yaşına geldiğinde der ki: “Ey Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salih amel işlememi ilham et. Benim neslimden gelenleri de salih kimseler kıl. Doğrusu ben tevbe edip sana yöneldim. Ve ben gerçekten müslümanlardanım.”

16 - İşte yaptıklarının en güzelini kendilerinden kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu onlara vaad edilmiş olan dosdoğru bir sözdür.

17 - Ana ve babasına: “Öf size! siz bana öldükten sonra tekrar dirilip kabrimden çıkarılacağımı mı vaad ediyorsunuz? Oysa benden önce nice nesiller gelip geçmiştir.” diyen kimseye ana ve babası Allah’a sığınarak “Yazıklar olsun sana! Gel iman et, şüphesiz ki, Allah’ın vaadi gerçektir.” dediklerinde o: “Bu Kur’ân öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu.

18 - İşte onlar kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları içerisinde haklarında azab vaadi hak olmuş kimselerdir. Onlar gerçekten hüsrana uğramışlardır.

19 - Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah onlara yaptıklarının karşılığını tam olarak verir. Onlara haksızlık edilmez.

20 - İnkâr edenler ateşe arzedilecekleri gün onlara: “Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azabla cezalandırılacaksınız.” (denir).

21 - Ey Muhammed! Âd kavminin kardeşi Hud’u hatırla. Hani O, Ahkâf denilen yerde kavmini uyarmıştı. O’ndan önce ve sonra da nice peygamberler gelip geçmiştir. Hud, kavmine: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” demişti.

22 - Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen o bize vaad edip durduğun azabı haydi getir.” dediler.

23 - Hud: “O azabın ne zaman geleceğine dair ilim Allah katındadır. Ben size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.” dedi.

24 - O azabı, vadilerine doğru yayılan bir bulut halinde gördükleri zaman: “Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur.” dediler. Hud ise: “O sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. O bir rüzgârdır ki, içerisinde acı bir azab vardır.

25 - O rüzgâr, Rabbinin emri ile herşeyi yıkar mahveder.” dedi. Nihayet helâk oldular ve evlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. İşte biz günahkâr kavmi böyle cezalandırırız.

26 - And olsun ki, biz onlara size vermediğimiz imkanlar vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşattı.

27 - Andolsun ki, biz sizin etrafınızda bulunan bir çok memleketleri helak ettik. Belki tevhide dönerler diye ayetlerimizi çeşitli şekillerde açıkladık.

28 - Allah’ı bırakıp da kendilerine yakınlık sağlamak için edindikleri ilâhları onlara yardım etselerdi ya! Ama hayır, aksine onlardan kaybolup gittiler. İşte bu onların yalanları ve uydurup durdukları iftiralarıdır.

29 - Ey Muhammed! Hani biz cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onlar Kur’ân’ı dinlemek için hazır bulundukları zaman birbirlerine “susun” dediler. Kur’ân’ın okunması bitince de birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

30 - Onlar kavimlerine şöyle dediler: “Ey kavmimiz! Gerçekten biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden bir kitap dinledik. O kitap gerçeği ve doğru yolu gösteriyor.

31 - Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun ve O’na iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azabdan korusun.”

32 - Her kim Allah’ın davetçisine uymazsa bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.

33 - Onlar gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmayan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmüyorlar mı? Evet şüphesiz ki, O’nun herşeye gücü yeter.

34 - İnkâr edenler ateşe arz olunacakları gün onlara: “Bu gerçek değil miymiş?” denir. Onlar da: “Rabbimiz Hakk’ı için gerçekmiş!” derler. Allah onlara: “O halde inkâr ettiğinizden dolayı şimdi tadın azabı!” der.

35 - Ey Muhammed! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için (azab hususunda) acele etme. Sanki onlar kendilerine vaad edilen azabı gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Hiç yoldan çıkan fasıklar topluluğundan başkası helak edilir mi?

 

       14. Yüzyılda Avrupada Veba Salgını


Vebanın diğer adı “Kara Ölüm”dür. Ona bu ismin verilmesinin sebebi kasıkta ve dirseklerde çıkan yumruların, ölmeye yakın zamanda kopkoyu bir hal almasıdır.
Veba hastalığı insanda ağrı, ateş ve bulantı ile başlardı. Kasıkta ve dirseklerde çıkan yumrular büyür ve taş gibi bir hal alırdı. Hasta beş gün içinde ölürdü. Vebanın bilinen bir tedavisi yoktu ve hastalığa yakalanan biri için yapılacak tek şey dua etmekti. Hastalık 80 yılda Çin’in nüfusunun üçte birini yok etmişti. Hastalık ticaret gemileriyle beraber sürekli yayıldı ve avrupanın her yerinde salgın kendini belli etti.
Doktorlar ise bu hastalığa bir çare bulamayınca halk, Tanrı’nın onları cezalandırdığını düşünmeye başladı. Bazı dindarlar halklarını kurtarmak için kendilerini kırbaçlayıp Tanrı’dan af dilediler. Brüksel ve Strasburg’da yaşayanlardan bazıları veba salgınını Musevilerin varlığına bağladı.
Daha sonraları bu salgının cadılar yüzünden çıktığını söyleyip masum kadın ve erkekleri yakarak öldürdüler. Kedilerinde cadıların büyülü hayvanları oldularını düşünüp onlarıda katlettiler. Fakat kedilerin katledilmesi en büyük hataydı çünkü veba salgınının nedeni farelerdi ve kediler azalınca salgın daha da arttı. 14. yüzyılda salgın beş kez kendini gösterdiysede daha sonraları salgın sona erdi.

 14. yüzyılda ortaya çıkan salgın sona erdiğinde ulaştığı bölgelerdeki nüfusun yaklaşık yarısını öldürmüştü. Toplam 75 milyon insan acılar içinde kıvranarak hayatını kaybetmişti. Veba salgını özellikle Avrupa’yı sarsmıştı. Salgından sonra Avrupa’da kiliseye olan güvenin de sarsılmasıyla sosyal değişiklikler yapıldı.

Özellikle Almanya’da 1348-1349 yılları arasında vebadan ölenlerin sayısı oldukça artmıştı. 

Bu durum karşısında Papaz Clemens VI. Von Avignon vebanın nereden kaynaklandığını öğrenmek ve hastalığın yayılması karşısında tedbir almak için soruşturma açtı. Soruşturma sonucu gerçek bir vahşeti ortaya koyuyordu. Milyonlarca insanın ölümüne neden olan vebayı Yahudiler kasıtlı olarak yaymıştı. Vebayı yaymak için kuyu sularına veba mikrobu atmışlar ve Yahudi olmayanların evlerinin duvarlarına içinde veba mikrobu bulunan mürekkepler sürmüşlerdir. Alman Yahudi’si Aaron veba mikrobunu ile Hanover şehrinin çeşitli yerlerine bulaştırdığını itiraf etmiştir. Ve daha birçok Yahudi yaptıklarını mahkemelerde itiraf etmiştir.

Coğrafi Dağılım

Dünyanın birçok yerinde sıçanlarda veba enfeksiyonu odakları bulunur. Orta, doğu ve güney Afrika’da, güney Amerika’da, Kuzey Amerika’nın batı bölümünde ve Asya’daki birçok alanda yabani kemirgen vebası mevcuttur. Bazı alanlarda, vahşi ve evcil sıçanlar arasında temas yaygındır. Bu da lokal insan vebası salgınlara ve ara sıra genel salgınlara neden olur.

Vebanın Yayılışı:İnsanlara rastlantı ile bulaşmakta ve belli yerlerde endemik olarak ve uygun zamanlarda epidemik karakter kazanmaktadır. Hastalığın tarih boyunca gelişimi incelendiğinde pandemiler ve epidemiler yaptığı ve ortadan kendi kendine kaybolduğu gözlemlenmiştir.

İlkçağda vebanın iyi tanımlanmış ilk salgını olarak kabul edilen Filistin’deki Betsemeş salgını 50 bin kişinin ölümüne sebep olmuştur. MS. 164’te Roma’da çıkan salgın da aynı şiddetle ölüme sebebiyet vermiştir. Ardından Atina salgını, Etiyopya’da ortaya çıkmış ve hızla Yunanistan’a yayılmıştır. Salgının dördüncü yılının sonuna geldiğinde nüfusun dörtte biri can vermiştir. Avrupa’ya MS. 574 yılında ulaşan salgın, sonraki iki yüz yıl boyunca zaman zaman parlayarak varlığını sürdürmüştür. Roma İmparatorluğu nüfusunun dörtte birinin bu epidemi sonunda yeryüzünden silinmiştir.
1346’da, Hazar Denizi kıyısında başlayan ikinci veba dalgası ise, hemen hemen dört yüz yıl boyunca acımasız hükümranlığını sürdürmüştür. Taun adı verilen veba şiddetli pandemiler ile milyonlarca insanın ölümüne sebep oluşturmuş, kimi zaman kıtalarda egemenlik kurmuş ve büyük göçlerle halkları sağa sola dağıtmıştır. 14. yüzyılda Çin kaynaklı bir pandemi bütün Asya kıtasını kaplamış ve 25 milyon insan ölmüştür. Ticaret yollarının gelişmesiyle veba salgını Uzak Doğu’dan Orta Asya’ya, Mezopotamya ve Yakın Doğu’ya buralardan da İskenderiye, İstanbul, Rusya üzerinden Avrupa ve Afrika’ya ulaşmıştır. Bir tıp otoritesi, “Taun, vebadandır, fakat her veba taun değildir.” diye yazmaktadır.

Veba, Avrupalılar’a en az iki farklı türde musallât olmuştur. Hıyarcıklı veba ve akciğer vebası. Enfeksiyonlu bir pirenin ısırmasıyla başlayan hıyarcıklı vebada, önce siyahımsı bir leke oluşmaktadır. Bunu koltuk altlarında, kasıklarda veya boyunda oluşan yumurta benzeri şişlikler izlemektedir. Ateş ve hezeyanın (kurban ölürken genellikle bir ölüm dansı yapmaktadır) eşlik ettiği hıyarcıklı veba, bir hafta içinde kurbanlarının yarısından fazlasını öldürmektedir.

Hasta ölmeden önce, teri, idrarı ve tükürüğü dayanılmayacak kadar yoğun kokmaktadır. Akciğer vebası pireden bulaşmamakta, soğuk havalarda, mikrobun akciğerlere yerleşmesiyle ortaya çıkmakta ve burundan kan gelmesine yol açmaktadır. Enfeksiyonlu kişinin öksürüğünden ve tükürüğünden bulaşan, öldürücülüğü oldukça yüksek bu veba türü, insanları 24 saat içinde öldürmektedir. Avrupalılar bu yüzden, ölülerini gömmek için büyük çukurlar kazmak zorunda kalmışlardır.

14. yüzyılın ortasına doğru Orta Asya’dan güneye ve batıya yayılan bir veba salgını önce Ön Asya’ya, oradan da Avrupa’ya sıçramıştır. Avrupalıların Kara Ölüm adını verdikleri salgın, geçtiği yerlerde milyonlarca insanı öldürmüştür. Kara Ölüm, hem Ortaçağ Avrupa’sında hem de Orta Doğu’da Suriye ve Mısır’da uzun dönemli demografik, sosyal ve iktisadî sonuçlar doğurmuş ve salgın hastalıklar insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Tarihçesi:1335’te Venedik’te 100 bin, Almanya’da 1 milyon 250 bin; 1348’de Avignon’da 150 bin, Paris’te 50 bin ve 1349’da Londra’da 100 bin kişi vebadan ölmüştür. Yine 1335 yılında Çin hariç Asya kıtasındaki veba salgınında 24 milyon kişi ölmüştür. Veba, Avrupa’ya 1347 sonbaharında Asya’dan gelmiş ve bütün kıtaya yayılmıştır. 1348 – 1351 yılları arasında Avrupa’da kara ölüm adıyla anılan büyük salgında, özellikle şehirlerde toplu ölüm faciaları baş göstermiştir. Papa IV. Clement’in memurlarının tahminlerine göre; Doğu Asya’dan gelen bu amansız veba salgınında toplam 23 milyon 840 bin insan yaşamını yitirmiştir. Bu rakam, bütün Avrupa nüfusunun % 31’ini oluşturmaktadır.

Fransa gibi nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu ülkelerde nüfusun vebadan ölüm oranı % 50’dir. İngiltere’de toplam ölüm miktarı yaklaşık 1 milyon kişidir (nüfusun % 30’u). Doğu Avrupa’da ise -nüfus yoğunluğunun azlığından – ölüm oranı % 15 dolayında olmuştur. Avrupa’da baş gösteren bu veba salgınları nedeniyle 1330 yılında nüfusu 120 bin olan Floransa şehri, karşılaştığı 8 büyük veba salgını ardından, 1427 yılında 37 bin kişinin yaşadığı küçülmüş bir şehir haline gelmiştir.

1525’de Roma ve Napoli nüfusunun 9/10’u veba salgınında yok olmuştur. 1550’de Milano’da nüfusun yarısı veba salgınında ölmüştür. 1575 – 1577 arasında Venedik’te 50 bin, 1575 – 1585 arasında Messina’da 40 bin, 1581’de Roma’da 60 bin kişi hayatını kaybetmiş ve aynı yıl Milano’da yalnızca 5 bin kişi sağ kalabilmiştir. Avrupa’nın bazı önemli merkezlerinde vebadan Moskova’da 1570’te 200 bin; Napoli’de 1665’te 300 bin, Viyana’da 1679’da 76 bin, Prag’da 1661’de 83 bin ve Marsilya’da 1720’de 87 bin kişi ölmüştür.

 

Ülkemiz topraklarında yaşanan veba salgınları

599 yılında da Avarlar Bulgaristanda Dobruca üzerinden saldırıya geçmişler Trakya’ya kadar gelmişler, Karıştıran’ı 2 nci kez ele geçirmişlerdir. O sırada Avar ordusunda sonucu itibari ile çok şiddetli bir veba hastalığı çıkmış yaşlı Avar Hakanını da 7 oğlunun ölümüne neden olmuştur. Bunun sonucu Hakan barış yapmak zorunda kalmıştır. 
Tarihte Trakya’yı etkileyen, nüfusu kırıp geçiren, daha başka önemli veba salgınları da olmuştır. 341 - 342 yılında Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti İstanbulda baş gösteren bir veba salgını İstanbul dahil Trakyada insanların %40’nın ölümüne neden olmuştu. 1347 - 1348 yılında meydana gelen  bir başka veba salgını ise daha korkunç olmuş, Trakya’da, Avrupa’da insanların kitle halinde ölmelerine yol açmıştı. Bu yıllar Türkler’in Gelibolu üzerinden Trakya içlerine doğru ilerledikleri, Karıştıran, Evrensekiz yakınlarına kadar geldikleri yıllardır. Veba salgını önce Kırımda görülmüş, gemicilerle, gemilerdeki sıçan ve pirelerle italyanın mesine limanından Avrupa ya ve oradan da trakyaya yayılmıştı.
Veba salgınları ve saldırılar Karıştıranın tarihteki önemini hiç eksiltmedi. Nitekim 23 Kasım 602 tarihinde Avarlar Lüleburgaz ve Karıştıran’a kadar gelerek buraları istila ettiler. Daha sonra İstanbul’u da kuşattılar. Ancak 627 yılında Slavanlar Avarlara karşı bir hareketle Trakya’ya egemen oldular. Sonra imparator Jüstinyen Avarlar’ın balkanlarda kalmalarını sağlayan bir barış yaptı. 550’li yıllarda imparator olan Jüstinyen Karıştıran’a büyük önem vermiştir.

Veba Anadolu topraklarında da şiddetli salgınlar şeklinde ortaya çıkmıştır: Selçuklu döneminde Anadolu’da çeşitli yerlerde ve tarihlerde veba salgınları vardır.

Bu salgınlar, Anadolu’da veya bu ülkenin bir kısmında hükümran olan Bizans İmparatorluğu (İstanbul), Danişmendliler (Malatya), Selçuklular (Konya, Malatya) İnaloğulları (Amid – Diyarbakır), Ahlatşahlar – Sökmenliler (Ahlat), Eyyübiler (Meyyafarikin – Silvan), Artuklular (Mardin) gibi bağımsız veya tabi siyasî teşekküllerin başta merkezleri olmak üzere öteki şehirlerinde ve bu şehirlerin civarında meydana gelmiştir.
1429’da Bursa’da baş gösteren veba salgınında çok sayıda insanla birlikte şehrin önemli şahsiyetleri, Emir Muhammed Buharî, Mevlânâ, Şemsettin Fenarî, Emir Süleyman’ın oğlu Orhan Bey ve Hacı Ivaz Paşa da ölmüşlerdir. 1492’de Arabistan, Şam, Halep ve Mısır’da baş gösteren bir veba pandemisi İstanbul şehrini etkisi altına almış ve bir ayda 56 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Mısır, Suriye ve Arabistan’da da aynı dönemde ortaya çıkan veba salgını günde ortalama 1.000 insanın ölümüne neden olmuştur.

Mısır’daki salgın üç gün sürmüş ve bu süre içinde 600 bin insan ölmüştür. Aynı yıl, İstanbul şehrinde baş gösteren veba salgınının ilk 5 gününde 1.000, izleyen 10 gününde 25 bin, üçüncü 17 günlük döneminde ise 30 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Bu rakamların toplamı bir aylık sürede 56 bin kişidir.
Bu salgın sebebiyle Sultan II. Beyazıt dört ay boyunca İstanbul’dan uzak yaşamak zorunda kalmış, Edirne’de ikâmet etmiştir. Suriye, Mısır ve Arabistan bölgesinde veba salgını daha şiddetli olmuş ve her gün yaklaşık 1.000 insan ölmüştür. Mısır’da üç günde 6 bin kişinin hayatını yitirdiği kaydedilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu coğrafyasında, 16. yüzyılın ikinci yarısında son derece olağanlaşmış veba salgınlarının yaşandığı klasik dönem ilgili Osmanlı literatüründe yer almaktadır. III. Mehmet döneminde, 1597’de İstanbul şehri vebadan kırılmıştır. Osmanlı hükümdarı nezdinde İngiltere Kraliçesi’ni temsil eden Elçi Edward Barton bu veba kırımında ölmüştür. İsveçli bir gezgin, 1750 yılında İstanbul’daki veba salgını ile ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“İstanbul’da üç aydır günde 1.000 – 1.200 kişinin ölümüne neden olan veba yaşanıyor; 24 saat süren yangın yeniçeri odaları dahil binlerce evi küle çevirdi; arkasından dolu fırtınasıyla gelen deprem kırk bin gemiyi mahvetti ve pek çok denizci öldü; askerler ayaklandılar, üstelik halk açlıktan ölmek üzere.”
1762 yılında, Diyarbakır’da meydana gelen veba salgını, 50 bin kişinin yaşamını yitirmesine sebep olmuştur. 1799 – 1800 yıllarında bu salgın yeniden ortaya çıkmış ve pek çok insan yaşamını yitirmiş, bir kısım halk can korkusu nedeniyle memleketlerinden göç etmişlerdir. 



         Sultan Mahmut Han kimdir ?

 

Otuzuncu Osmanlı sultanı. İslâm halîfelerinin doksan beşincisidir. Osmanlı sultanlarından Birinci Abdülhamîd Hanın Nakş-i Dil Sultandan olan oğlu olup, İstanbul’da 20 temmuz 1786 târihinde doğdu. Şehzâdeliğinde iyi bir eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ve fen ilimlerini, devrin kıymetli âlimlerinden öğrendi. Amcası Üçüncü Selim Han onun yetişmesine çok îtinâ göstererek, modern askerî ve teknik bilgileri ve devlet idâresini iyi bir şekilde öğrenmesini sağladı. Selim Han tahttan indirildikten sonra da yeğeni Mahmûd’la sık sık görüşerek, ona tavsiyelerde bulundu ve tahta çıktığı zaman dikkat etmesi gereken hususları bildirdi. 28 Temmuz 1808’de Alemdâr Mustafa Paşanın Selim Hanı tekrar başa geçirmek üzere saraya girdiği sırada sâbık hâkânın âsîler tarafından şehit edilmesi üzerine Sultan Mahmûd, Osmanlı tahtına çıktı.
        İkinci Mahmûd Han, Alemdâr Mustafa Paşayı, vezîriâzam tâyin edip, Kabakçı isyânından sonra ülkede pekçok hâdise çıkaran zorbaları yola getirmekle vazifelendirdi. Kabakçı Mustafa isyânında rol oynamış bulunan âsîler cezâlandırıldı. Fesat çıkaranlar İstanbul dışında ikâmete mecbur tutuldu. İstanbul’da otorite sağlamaya çalışılırken, Rumeli ve Anadolu’nun birçok yerinde ve bilhassa Halep ve Bağdât’ta vâlilerin çıkardığı karışıklıklar devâm ediyordu. Cezâyir’in idâresini dayılar ele geçirmişti. Vehhâbîler Haremeyn’i zaptederek, hutbelerden pâdişâhın adını kaldırmışlardı. Bu kötü gidişe, dur demek isteyen Sultan Mahmûd, Anadolu ve Rumeli vâlilerini İstanbul’a dâvet etti. Bu vâlilerin yeni Sultan’a bağlılıklarını bildirmeleri istendi. Vâliler İstanbul’a gelip, Sultan Mahmûd Hana bağlılıklarını arz ettiler ve muhtemel âsîlere karşı ittifak senedi imzâladılar. Diğer taraftan isyânlar neticesinde iyice bozulan yeniçeri ocağını yola getirmek için tâlim ve terbiye usûllerinin tekrar tatbik edilmesi istendiyse de, yeniçeriler bu icrââttan memnun olmadılar. 14 Ekim 1808’de Sekbân-ı Cedîd adıyla modern bir ordu kurulmaya başlandı. Sekbân-ı Cedîd askeri, yeniçeriler ve taraftarları tarafından Nizâm-ı Cedîd’in ihyâsı olarak kabûl edildi. Vezîriâzam Alemdâr Mustafa Paşanın devlet adamlarına ve askerlere karşı tâvizsiz icrââtları, yeniçerileri harekete sevk etti. 14-15 Kasım gecesi meydana gelen büyük isyan sırasında Alemdâr Mustafa Paşa öldürüldü. Mahmûd Han, yenilikleri durdurmak zorunda kaldı.
        İstanbul’daki hâdiselerin yatıştırılmasından sonra diğer iç ve dış meselelerin halline bakıldı. Arabistan’daki Vehhâbîler, Osmanlı Devletine ve Ehl-i sünnet Müslümanlara karşı siyâsî faâliyetlerden katliamlara varan tecâvüzlerde bulunuyorlardı. Bu arada Vehhabîlerin reisi Sü’ûd bin Abdülazîz, Hicaz’ı istilâya teşebbüs etti. Hac mevsiminde hacıların yollarını kesip, Müslümanlara işkenceleri ve İslâm dînine olan hakâretleri, dayanılmaz bir hâl aldığından, Halîfe İkinci Mahmûd Han, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşaya ferman gönderip, Vehhâbîleri cezâlandırmasını emretti. Mehmed Ali Paşa bir dizi harpten sonra mübârek beldeleri Vehhâbîlerden temizledi. Zafer haberine çok sevinen Mahmûd Han, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşaya ihsanlarda bulundu.
        Öte yandan Balkanlarda, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletinin birlik ve bütünlüğünü parçalamak gâyesiyle yaptırdıkları bölücü ve yıkıcı faaliyetler çok artmıştı. Sırplar Bükreş Antlaşması ile (28 Mayıs 1812) muhtâriyet kazanmalarına rağmen rahat durmuyorlardı. Osmanlı Devletine ödeyecekleri senelik vergiyi kestiler. Tam istiklal propagandaları ile kalelerdeki Osmanlı askerlerine saldırmaya başladılar.
        1813 yılında, Sırplıları yola getirmek için Hurşid Paşa seraskerliğinde sefer açıldı. Hurşid Paşa Belgrad’a gelip, âsîleri yola getirdi. Âsî Sırp lideri Kara Yorgi, esir düşmekten kurtulmak için, Avusturya’ya kaçtı. Belgrad ve Semendire kaleleri Osmanlılara tâbi oldu. Serasker Hurşid Paşanın umûmî af îlân etmesiyle, Sırplıların silahları toplatıldı. Kara Yorgi’den sonra Sırplıların başına Miloş Obrenoviç geçti. Osmanlı Devletine sadâkatle hizmete devâm eden Miloş Obrenoviç, 1818’de Avusturya’dan dönen rakibi Kara Yorgi’yi öldürdü. 1829 yılında Sırbistan’a muhtâriyet verilmesine rağmen, yıllık vergi vermeyi ve dış işlerinde Osmanlılara bağlılığını devâm ettirdi.Arnavutluk’ta ise Tepedelenli Ali Paşanın nüfuzu sebebiyle Rumlar, Rusya’nın bütün teşvik ve yardımlarına rağmen isyana cesâret edemiyorlardı. Ancak Fenerli Rumlarla eskiden beri sıkı münâsebetlerde ve İngilizlerle gizli muhâberelerde bulunan Hâlet Efendinin hâince faâliyetleri ve özellikle Tepedelenli Ali Paşayı bertaraf etmesi Yunanlılara ayaklanma fırsatı verdi.
        Etniki Eterya ve Fener’deki Rum Patrikhânesinin hedef tâyin ettiği isyan, 1820 yılında başlatıldı. 12 Şubat 1821’de Mora Yarımadasına yayıldı. Rum âsîler, yüzyıllardır hâkimiyeti altında yaşayıp, komşuluk hakkını dahi çiğneyerek, Müslüman ahâliye karşı katliamlara giriştiler. İsyan Atina, Tesalya ve Adalara da yayıldı. Katliamlarda 1500 Müslüman şehit edildi. Rus Çarının yâveri ve Etniki Eterya lideri Aleksandra İpsilanti, 6 Mart 1821’de Eflak’ta isyan çıkardı. İsyan bastırıldı. İkinci Mahmûd Han, âsîlere karşı yerinde ve zamanında tedbir aldı. Bölge ahâlisine silâh dağıttırdı. Bölgede isyanlarla alâkası görülenler cezâlandırıldı. İstanbul’daki Rum Patriği ve birkaç metropolit, isyanla alâkası görülerek asıldılar. Osmanlı Devletinin iç durumu ve Avrupa devletlerinin âsîlere devamlı yardım ve müdâhaleleri, isyânın bütünüyle bastırılamamasına sebep oldu. Mora’daki isyan büyüyerek Adalara ve Selanik’e kadar yayıldı. Bu durum üzerine Sultan Mahmûd Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşayı isyanı bastırmaya memur etti. Nitekim Kavalalı Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa kumandasında gönderdiği küçük, fakat disiplinli ve modern ordu, isyânı kısa sürede bastırmaya muvaffak oldu (1825).
        Yunan isyânı sırasında yeniçeri ve sipâhîlerin daha fazla bozulduğunu gören Sultan Mahmûd Han, bu fesât yuvalarını ortadan kaldırmaya karar verdi. Yeniçerilerin artan tecâvüz ve zorbalıkları kamuoyunu da aleyhlerine çevirmişti. Pâdişâh, Yunan isyânının bastırılmasıyla kavuşulan sulh devresinde önce, orduyu ıslâha girişti. Ancak askerî tâlim ve terbiyeye karşı çıkan yeniçeriler, isyân mânâsında kazan kaldırdılar. Buna karşılık Sultan Mahmûd Han da sadrâzam, şeyhülislâm ve devlet erkânını toplayarak yeniçerilerin artık hıyânette bulunduklarını, bu sebeple tedbir alınmasını belirtti. Âlimler, din ve devletin bekâsı için bu fesat yuvasının ortadan kaldırılması gerektiğini bildirdiler. Şeyhülislâmın fetvâsı ile sancak-ı şerîf çıkarılarak, dînine ve pâdişâhına bağlı olanların onun altına gelmesi ve mücâdeleye girişmesi istendi. Böylece eşine ilk defâ rastlanan bir olayla pâdişâha bağlı birlikler halkla bütünleşerek fitne ve fesat yuvası yeniçeri ve sipâhî ocaklarını ortadan kaldırdılar. İstanbul’da âsî, ahlâksız, serseri temizliği yapılarak, yirmi binden ziyâdesi cezâlandırıldı. Yeniçeri ocağının kaldırılması hayırlı bir hâdise kabûl edilerek Vak’a-i Hayriyye denildi. Kendilerini Bektâşî kabûl eden yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla, hurûfî olan sahte Bektâşî tekkeleri kapatılıp, babaları başka yerlere gönderildi. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adlı asker ocağı kurularak, devrin ihtiyâçlarına göre tâlim ve terbiye edilmesi, silâh verilmesi ve özel kıyâfet giydirilmesi kararlaştırıldı. Topçu, humbaracı ve lağımcı ocakları ıslâh edildi. Mekteb-i Bahriye açıldı. Eğitim ve öğretimi en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar getirildi.
        Osmanlı Devletindeki bu süratli ve olumlu gelişme, Avrupa devletlerini harekete geçirdi. İngiliz ve Fransızlar, Osmanlı Devleti içerisindeki Mustafa Reşid Paşa gibi adamlarını yardım vâdiyle kullanarak Rusya ile harbe sebebiyet verdirdikleri gibi, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşayı da devletine karşı kışkırttılar. Mısır’da Mehmed Ali Paşanın hâkim olacağı bir devleti tanıyacağını bildiren İngiliz ve Fransızlar, onun güçlü ve disiplinli kuvvetlerini Osmanlılara karşı çevirmeyi başardılar. Mehmed Ali Paşa, oğlu İbrâhim Paşa kumandasında, daha ordusu bütünüyle yeniden teşekkül etmemiş Osmanlı Devletinin Suriye eyâleti üzerine asker sevk etti. 1831-1832 yılındaki muhârebelerde, Mısır askeri, çokluğu ve intizamlı olması sebebi ile gâlip gelince, Osmanlılar Rusya’dan yardım istediler. Bu durum, İngiltere ve Fransa’yı telâşa düşürdü. Fransa’nın aracılığıyla 8 Nisan 1833 Kütahya Antlaşması imzâlandı. Antlaşmaya göre, Mehmed Ali Paşaya Mısır vâliliğine ilâveten Suriye, oğlu İbrâhim Paşaya da Adana eyâleti muhassıllık olarak verildi. 8 Temmuz 1833’te Rusya ile savunma ve yardım esâsına dayanan Hünkâr İskelesi Antlaşması imzâlandı. 1839’da Mısır üzerine ordu sevk edildiyse de neticesi gelmeden İkinciMahmûd Han İstanbul’da vefât etti ve Çemberlitaş’daki türbesine defnedildi.
        Sultan İkinci Mahmûd Han, Osmanlı Devletinin ilerlemesini, teknik ve sanâyide devrin seviyesine ulaşılmasını isteyen tedbirli, gayretli bir pâdişâhtı. Devrindeki büyük hâdiseler karşısında aslâ ümidsizlik ve gevşeklik göstermedi. Gayreti sâyesinde devlet, Avrupa tarzında sistemli orduya sâhip oldu.
        Avrupa’ya askerlik ve yeni silâhların kullanılmasını öğrenmek için, talebe gönderdi. Askerî Tıbbiye ve Harbiye mekteplerini kurdu. Bu iki müessesenin eğitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar ve mütehassıslar getirdi. Askerî Tıbbiye, Harbiye ve sivil yüksek okulların öğrenci ihtiyâcını karşılamak için medrese ve mekteplere ilâveten sıbyan mekteplerinin üstünde Rüşdiyeler (ortaokul), devlet memurlarının yetiştirilmesi için de Mekteb-i Maârif-i Adlî kuruldu. Ülkenin ihtiyâçlarını karşılamak, çeşitli sâhalarda mütehassıs eleman yetiştirmek içinAvrupa’ya çok sayıda öğrenci gönderildi. Eğitim ve öğretim parasız olup, ilk tahsil mecbûrî hâle getirildi. Açılan okulların seviyesini yükseltmek için ve lüzumlu fen ve teknik kitapların tercümesi için batı dillerinde tercüme bürosu kuruldu. Tekrar Avrupa devletlerinin şehirlerine konsolos gönderilmeye başlandı. 1 Ekim 1831 târihinde Takvim-i Vekâyi adlı gazete, Osmanlı Türkçesi ile ülke içinde çıkarılmaya başlandı. Fransızcası da dış ülkelere gönderildi. Avrupa ülkelerine gönderilen gazeteler ile Türkiye’nin propagandası yapılarak hâdiseler ve ıslâhâtlar dünyâ kamuoyunda değerlendirmeye tâbi tutuldu. Avrupa basınında, Türkiye ve Sultan Mahmûd Hakkında neşredilen yayınlar tâkib edildi.
        İkinci Mahmûd Han, hükûmet teşkilâtı usülleri, kıyâfet nizamında yenilikler yaptı. Osmanlı Devlet teşkilâtındaki önceki müesseselerin yerine, Sadrazama Baş Vekil (Başbakan); Defterdara Mâliye Nâzırı (Mâliye Bakanı); Reisü’l-küttâba Hâriciye Nâzırı (Dışişleri Bakanı); Sadrâzam Kethüdâsına Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) denilmeye başlanıldı. Osmanlı Devletinde büyük bir yekün tutan vakıflar için Evkaf Nezâreti kuruldu. Hükûmet ve ahâlinin önemli meselelerinin görüşüldüğü Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye; askerî işlerin görülüp, kararlaştırıldığı Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî müessesesi kuruldu. Memurlar iç ve dış işlerde olmak üzere ikiye ayrılıp, maaşları, rütbe ve derecelerine göre bağlanarak, verilmeye başlanıldı. 1827’de Osmanlı Tıp Fakültesi kuruldu. 1838’de Karantina usûlünü vücûda getirdi. Posta müessesesini kurdu. Posta yollarının kurulmasına çalıştı. Üsküdar’dan İzmit’e kadar bir posta yolu yaptırdı. 1831 yılında kısmî nüfus sayımı yapıldı. Arabistan’dan asker alınmadığı için sayımdan hâriç tutuldu. Nüfus sayımında insan ve servet durumu ölçülmüş oldu. Dört milyon Hıristiyana karşılık sekiz milyon Müslüman ahâlinin sayımı yapıldı. Bölgelerdeki Hıristiyanların sayısı, devlete verilen cizye miktârını da ortaya çıkarmış oldu.
        İkinci Mahmûd Hanın ilmi fazla olup, dînî, fennî, teknik, askerî, idârî ve sanat sahalarında kendisini çok iyi yetiştirmişti. Dindar, akıllı, zekî, çalışkan olup, gayret ve azim sâhibiydi. Şâirdi. Adlî mahlasıyla şiir yazardı. İlim, sanat adamlarına ve eserlerine çok alâka gösterirdi. Onlara kıymet verip, himâye ederdi.
        Ülkenin îmârına, ilim, sanat, hayır ve sosyal müesseselerine önem veren İkinci Mahmûd Han, pekçok eser yaptırdı. Bâyezîd Yangın Kulesini; Unkapanı ile Azapkapı arasındaki şimdi Unkapanı Köprüsü denilen Mahmûdiye Köprüsünü; Beylerbeyi ve Çırağan saraylarını; Tophâne’de Nusratiye, Bahçekapı’da Hidâyet, Üsküdar’da Adliye, Arnavutköy sâhilinde Tevfikiye câmilerini yaptırdı. Hazret-i Hâlid’in türbesini mükemmel tâmir ettirip, iyi bir hattat olduğundan sandukası pûşîdesi üzerindeki yazıyı kendi el yazıları ile yazdı. Yine güzel bir hüsnü hatla yazdığı Lefkoşe’de Selimiye Câmiinde asılıdır. Tophâne’de Kâdirî Câmii ve tekkesini tâmir ettirdi. İkinci Mahmûd Han, 1820 senesinde Hücre-i saâdete hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmanlı Sultanlarının Resûlullah’a olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesîkasıdır:
Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Resûlallah!
Murâdım der-i ulyâya hizmet, yâ Resûlallah!
Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçizim,
Kabûlünle kıl ihsân u inâyet, yâ Resûlallah!
Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lam,
Cenâbındandır ihsân u mürüvvet, yâ Resûlallah!
Dahîlek, el-emân, sad el-emân, dergâhına düşdüm,
Terahhüm kıl, bana eyle şefâ’at yâ Resûlallah!
Dü-âlemde kıl istishâb bu Han Mahmûd-i Adlîyi,
Senindir evvel ü âhırda devlet yâ Resûlallah!

        Mısır, Yanya ve Mora gibi vilâyetlerin isyânı ve yeniçerilerin kazan kaldırmaları, yok edilmeleri ve Rus ordularının saldırmaları sırasında Sultan Mahmûd Han, Mekke ve Medîne’yi ancak tamir edebilmiş, kendisinden sonra oğlu Abdülmecîd Han, bunları tezyîn için şaşılacak bir himmet ve gayret göstermiştir.

Kaynaklar : marmarahaber.net, tarih10.blogspot.com, snp57.blogcu.com, buyukkaristiran-bld.gov.tr, buzlu.org, antisiyonizm.com

Popularity: 1% [?]

Etiketler: , , ,



Yorumlar

1 Yorum yapılmış “Padişah emri ile okunması yasaklanan sure!”
  1. temel fıkraları diyor ki:

    Çok teşekkürler çok sağolun,oldukça güzel bir site ve emekler boşa gitmemiş çok teşekkür ediyoruz emekleriniz için, emeğe saygı. Sizde web sitemizi ziyaret etmek, Komik Fıkralar Okumak istiyorsanız adresimiz: http://www.fikrablog.com , iyi günler dileriz.

Yorumlar

Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!






Tbc-Tv

Güncel Haberler

Sağlık Haberleri

Hava Durumu

Günün Sözü

Son Yorumlar



Design by: Sosyetiq.Com. Turkce Duzenleme Wptema.com

Copyright © 2010 Türk Birliği Cephesi